Alev Koçaklı

"takıldığım yerine hayatın, mavi bir ayraç koyun. sizden bana hayır yok, kuşlara gidiyorum"

dünyayı buradan kurtarıyoruz, ŞİMDİ!

dünyayı buradan kurtarıyoruz, ŞİMDİ!


hadi başlayalım,

hayatımızda olmuş ve olmayacak her şeyi ayıralım ama hepsinden önce siyah bir çöp poşeti açalım. sonra seçmeye başlayalım. bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi… devam etsin, gitsin böyle. olmuş olanları ayıklamaya başlayalım, olmayacak olanları ise bir gece vakti görüşmeye çağıralım. malum kendileri imkânsız görünme konusunda epey ısrarcılar, madem bu ısrar devam edecek öyleyse onlarla ciddi bir konuşma yapalım. çünkü olmuş olanlardan çok, olmayacak olan "imkânsızlara" meyletmek yoruyor insanı. gökkuşağının ayağına doğru koşmak isterken hayatındaki bütün renklerden oluyor, yani ben olmuştum ama konumuz bu değil. kahve fincanına bu kez cesaret dolduralım, hayal kırıklıklarını dışarı süpürmek için lazım olacak. sonra yüzleşmeye başlayalım.

neler istedim?

neler yaptım?

nelerden vazgeçtim?

kimlerle yola çıktım?

yola çıktıklarımı kimlerle değiştirdim?

kaç kez pişmanlığın evimin içine girmesine izin verdim?

işe yaramayacak kaç tane insanı kendime dert edindim?

bozuk plak misali aynı acının ardından kaç kez koştum?

madem bırakacaktım neden başladım?

o evin sokağına neden zamanında dönmedim?

sevgi kisvesi altında beni kırmalarına neden izin verdim?

neden tüm kırgınlıklarımı bunca zaman taşıdım?

çiçeklere, köpeklere, kitaplara neden daha çok zaman ayırmadım?

dünyanın düzenine neden başkaldıran ben olmadım?

sevdim mi?

insanları ne kadar sevdim? insanları ne kadar sevdim?

insanlar beni ne kadar sevdi?

karşılık bekledim mi?

çok sevince o da seni sever miydi?

insan sevilince karşılık bekler miydi?

umut ettim mi, âşık oldum mu, bırakmam gereken şeyleri sıkıca tuttum mu?

peki ben,

hiç,

kendimi,

sevdim mi?

bunlar benim sorularım. cevaplanması yıllarımı almış, kimisi sorulmaya hala cesaret edilmemiş ama hepsiyle yaşamın içinde tek tek dövüşülmüş sorular..

BİTTİ Mİ?

hayır, henüz siyah çöp poşeti boş, bir miktar dolması gerek. insan yükleriyle sonsuza kadar yaşayamaz, çünkü dizler ve omuzlar belli kiloda ağırlığı taşıyacak şekilde yaratılmıştır. gerçi henüz kalbin aynı anda onca kırgınlık ve mutluluğu nasıl bir arada taşıdığının mantıklı bir açıklaması bulunamamıştır ama bilimden umut kesilmez. bekleyelim, belki bir gün hepimizi mutlu edecek bir açıklama gelir, kim bilir.

dizler ve omuzlar diyorduk en son, bir de başımız var tabi. aslına bakarsanız insan bir kez yük edinmeye görsün kılcal damarlarına kadar ağırlık çöküyor, kaburgalarının içi sızlıyor, kirpikleri bile ağrıyor. hepsi yükten, hepsi yanmış anıların külünden, hepsi zararsız zannettiklerimizi zamansızca içimizde taşımaktan…

açalım öyleyse şimdi o poşeti, evin içinde çıplak ayaklarla yürümeye başlayalım. henüz pencereleri açmak için erken, birazdan soğuyacak ortalık, çünkü dökülen her anı bir miktar boşluğa sebep olacak. yürüyelim..

o mesajı aldığımda ortasına çöküp ağladığım halı bu, kıvırıp at.

kırıldığımda sesimi çıkaramadan yaslanıp ayaklarımı kendime çekerek oturduğum minder, at!

yalan söylediğini yüzlerine vurmadığım için arsızlaşan insanların fotoğrafları, güle güle!

köşede birinin kahkahası var, sustur.

az ilerideki kitap yığının içinde birlikte yenilen içilen mekanlardan geriye kalan fişler, buruştur!

pencere ve kapı kollarına bolca pişmanlık asılı.

birikmiş insanların bir siluete dönüştüğü gerçeği peşimde, benimle birlikte odayı arşınlıyor.

üzerinden pişmanlığın tozunu aldığım kapı koluna gidiyor elim, çıkıp çıkmamak arasında karasızım, pencereler hala kapalı. kapıyı açtığımda karşıma çıkacak olan aynada göreceklerimden mi korkuyorum yoksa elimdeki siyah poşetin bana galip gelmesinden mi?

bilinmezlik.

tek elimle taşıyabildiğim poşeti hala kaldırabiliyorum. başım önümde. aynaya bakmıyorum, henüz değil. bir yer daha var, bir yeri daha temizlemem lazım.

dış kapının önüne geliyorum, demir kapı 80 yıllık. kaç tane gidişe şahit oldu bilmiyorum ama dayanamadığım noktada kendisine kaç kere yaslandığımı biliyorum. yeni bir gün 'e adım atarken içimden "eskisini" kaç kez bitiremediğimi biliyorum. hiç beklemediğim anda çalan zilin acaba o olabilir mi diye kalbimin ritmini değiştirdiğini, sonra o ritmin yerini hayal kırıklığına kaç kez bıraktığını biliyorum. bu kadar bildiğim yeter. bildiklerimi bu kadar uzun süre zihnimde tuttuğum yeter. onları da bir çırpıda atıyorum poşete.

o hafifleme hissi sanki yavaş yavaş vuruyor şehrimin kıyısına, hissediyorum. kapıyı açınca karşıma çıkan tahta merdiven terasa taşıyor beni. alabildiğine gökyüzü başımın üzerinde ama sanki biraz donuk, parlatılmayı bekliyor.

az kaldı. çok az.

kapının sağında birlikte ektiğimiz ama yaşatmak için sadece benim çabaladığım kurumuş çiçekler, at.

iki adım sonrası maviye boyanmış tenekenin içinde gittiğin yerlerden bana getirdiğin kozalaklar, at.

kafamın arkasında küçük odanın beni çağıran sesi. içerideki şöminenin hatırasını kaldırabileceğimden henüz emin değilim ama gökyüzünün donuk halinden kurtulması gerek. poşet artık ağırlaşmaya başladı. şöminenin küllerini taşıyabilir mi, bilmiyorum ama devam etmem gerek. çünkü bir kez başladım, bırakamam.

adımımı atıyorum,

ürkek bakışlarla ağlayan bir kız çocuğunun görüntüsü karşılıyor beni, gözlerinde ateşin parıltısı. bütün her şeyini yazdığı 7 ve 19 yaşım dediği defter elinde, tek tek parçalıyor bütün sayfaları. öfkesi başka bir şeye izin vermiyor. sonra pişman olacak belki ama o an doğru olan neyse onu yapıyor.

ve canı çok yanıyor, hissediyorum.

uzanıp geçti demek geliyor içimden, kimseye dokundurtmadığı uzun saçlarını okşamak istiyorum en çok. sonra kısacık kestirecek çünkü, biliyorum. uzun zaman da uzatmayacak, çok uzun zaman. yapmıyorum, üfleyip bütün hatırayı toza çeviriyorum. şöminedeki bütün hatıraların külleriyle birlikte tozları da poşete doğru süpürüyorum. poşet artık yerinden kalkmayacak kadar ağır, sürüklüyorum.

gökyüzü mavi..

kendimden yüzlerce kat daha ağır poşeti sürüklerken aklımda, annemin ne zaman bir şeylere üzülse temizlik yaptığı geçiyor. keşke annem gibi olsaydım diyorum, o zaman bu kadar birikmezdi bunca şey, bir şeyleri atsaydım belki daha farklı olacaktı. o an anıların beni bırakmadığını, attığım yerden çıkmak, KEŞKE cümlesinin pişmanlığını bana yaşatmaya çalıştıklarını fark ediyorum. bütün keşkeleri de zihnimden söküp bir çırpıda atıyorum poşete, artık bir şey almayacak noktada, ağzını sıkıca bağlıyorum. poşete son kez bakıp bir hoşça kal demeden kapıyı kapatıyorum, çünkü hiçbiri benden gittikten sonra hoşça kalmayacak, biliyorum.

son bir iki işim var, kapıyı açıp bir daha poşeti kurcalamayacağım çünkü geçmişin iradesi çoktan alıp götürdü hepsini kapımın önünden. yaşananların ağırlığı beni büyüttü, acı yeterince besledi. ayaklarım hala çıplak ama bu kez başım dik, aynada yorgun ama huzurlu bir yüz görüyorum. üstelik saçları upuzun. kocaman değil, hafifçe gülümsüyorum. fincanımın dibinde cesaretimin kalıntıları var, üzerine kahve dolduruyorum. şimdi pencerelerim açık, tek başıma aldığım reyhanların kokusu odama doluyor, tuğçe 'nin aldığı müzik kutusunun huzurlu sesiyle birlikte. ayşe, "duvarlarından acıyı sökersen bir gün, kendi ellerimle sararmış kitap sayfalarıyla kaplayacağım, her bir köşeyi" demişti. çok yakın bir zamanda sözünü tutacağının düşüncesi zihnimi mutlulukla dolduruyor.

içime bakıyorum şimdi, birkaç saat içindeki değişimine. şehirler artık taş yürekli değil, yalnızlık halkalanmıyor okyanuslarda. bir minik kız çocuğunun elinden tutmuş babası, reyhanların sıralandığı pencere önlerinde hayatı anlatıyor, uzun zaman sonra bir kız kardeşlik öyküsü yazılıyor. içimdeki tüm şehre bahar geliyor, ağaçlara değil -onların dalına kıyamam bu saatten sonra- gökyüzüne salıncaklar kuruluyor.

burası kuşların vurulmadığı bir coğrafya, gözyaşının sadece sevinçten akacağı bir toprak parçası. dağlar; denizlere dik ya da paralel değil, kardeş. dağlar artık denizlere kardeş, belki biraz sevdalı.. burası benim kurduğum şehir. acının yok edildiği değil, doyasıya yaşanan tüm acıların zamanı geldiğinde kapının önüne konduğu evlerim var. hikayesi daha küçücükken bitirilmeye çalışılan ve buna inatla direnen bütün kız çocuklarının adlarını taşıyor sokaklarım. caddelerde arabalar değil, bisikletler geziyor. gök, kuşlardan sonra en çok uçurtmaları misafir etmeyi seviyor.

 

 

gökyüzü artık masmavi.

gökyüzü artık her şeyin şahidi.

gökyüzü artık benim, uçsuz bucaksız hayallerimi tıkıştırıp sırasıyla yokladığım duygularımın tek haznesi.